Albüm: Orta Sınıfın İkiyüzlü Vesikalığı
Albüm: Orta Sınıfın İkiyüzlü Vesikalığı
Yerli filmler arasında sevdiğim yapımlardan biri olan Mehmet Can Mertoğlu'nun 2016 çıkışlı uzun metrajı Albüm filmini incelemeye çalıştım.
Film, çocuk sahibi olamayan memur bir çiftin, evlat edinecekleri bebeği çevrelerine kendi biyolojik çocuklarıymış gibi göstermek için sahte bir hamilelik ve doğum fotoğrafı albümü hazırlama sürecini konu alıyor. Güçlü bir kara mizah örneği olan bu yapım, Antalya'nın o tanıdık dokusunda başlayıp Kayseri'ye uzanan hikayesiyle, "elalem ne der" kaygısıyla inşa edilen sahte hayatları ve orta sınıfın ikiyüzlü ahlak anlayışını son derece absürt, statik bir sinematografiyle gözler önüne sermekte.
Sinematografik Bir Aile Albümü
Filmin isminin Albüm olması elbette tesadüf değil. Tıpkı bir fotoğraf albümünün sayfalarına bakar gibi statik ve geniş ölçekli çerçeveler üzerinden deneyimleten bir sinematografi inşası mevcut. Bu durağan görsel tercih bana göre orta sınıfın toplumsal statü kaygısıyla kurguladığı o yapay ve şekilci hayatların altını çok net çiziyor. Nitekim film boyunca yakın ve detay planlara fazla yer verilmemesi de anlatımı güçlendiren bir yapıya sahipti. Yönetmenin, karakterlerle aramıza bilinçli bir mesafe koyarak onların duygu dünyasıyla özdeşlik kurmamızı engellediğini; bunun yerine bizi tamamen o absürt durumlara ve eylemsizliğe odaklanmaya ve sorunu irdelemeye ittirdiğini düşünüyorum. Antalya'dan Kayseri'ye uzanan bu yapıda; toplumsal onay ihtiyacı ve normların dayattığı baskıyla şekillenen, maskelerle yaşayan bir sınıfın o donuk aile portresine dışarıdan, oldukça soğukkanlı bir gözle gözlemlemekteyiz.
Liyakatsizlik ve Kurumların Çöküşü
Film, sadece aileyi değil, resmî kurumları ve eğitim sistemindeki ciddiyetsizliği de aynı kara mizahın içine alıyor. Tarih öğretmeni olan Cüneyt’in derste Osmanlı'nın zaferini anlatırken aslında gerileme dönemine ait bir harita kullanması ya da öğretmenler odasında herkesin toplanıp ciddi bir toplantı yaparmışçasına futbol maçları üzerine iddia oynaması bu çürümenin en net kanıtları. Keza teleferik sahnesinde o aracın havada asılı kalması, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu liyakatsiz bir işleyişi, bakımsızlığı ve sıradanlaşmış tehlikeyi yüzümüze vuruyor.
Arafta Kalmış Bir Toplum
Karakterlerin evlat edinme sürecinde sergiledikleri ırkçılık bana kalırsa filmin en çarpıcı noktalarından biri. Antalya'daki kurumda bebeğin ten rengi ile kalmayıp, tipolojik olarak da eleştirmeleri sonrasında Burdur'da daha açık tenli bir bebeği kabul etmeleri elbette büyük bir riyakârlık. Ancak bu durum salt bir ayrımcılığı değil; bebeğin bu çiftin gözünde bir bireyden ziyade yalnızca toplumda onay görmek ve inşa ettikleri o sahte aile tablosunu meşrulaştırmak için kullanılan bir araç görevi gördüğünü göstermekte. Bebek, sanki albüme konulacak bir fotoğrafta sırıtmayacak estetik bir aksesuardan, bir vitrin objesinden ibaret. Cüneyt'in "Çad'a yerleşiriz" ihtimaline Bahar'ın verdiği "Napcaz yamyamların içinde?" tepkisi ve ardından gelen "Sanki Londra, Paris bizi bekliyordu" itirafı ailenin içinde bulunduğu sosyo-kültürel arafı iyice belirginleştirmekte. Kendilerini batıya ait göremeyecek kadar kendi sınırlarının ve yetersizliklerinin farkındalar; öte yandan, kendilerinden aşağı gördükleri bir coğrafyayı da oryantalist, basmakalıp bir ırkçılıkla ötekileştirmekten geri durmuyorlar. Bu kısa diyalog ne tam anlamıyla batılı olabilen ne de kendi aidiyetsizliğiyle yüzleşebilen orta sınıfın o trajikomik sıkışmışlığını bana çok net hissettirdi.
Araç içi sahnelerde karşılaştığım işitsel ve görsel tezat, ailenin kültürel sıkışmışlığının mikro bir yansıması gibiydi. Dikiz aynasında sallanan Amerikan pop-kültür ikonu Elvis Presley süsü ile fonda çalan klasik müziğin bir aradalığı, karakterlerin ait olmak istedikleri statü ile gerçekte sahip oldukları kültürel birikim arasındaki uçurumu görünür kılmakta. Klasik müziğin içselleştirilmiş bir estetik hazdan ziyade yalnızca katlanılması gereken bir sınıf göstergesi olarak araçsallaştırılması ve buna gösterilen içsel tahammülsüzlük, orta sınıfın o eğreti kimlik inşasını simgelediğini düşünüyorum.
Şelalenin Gürültüsü ve Final
Anadolu'ya özgü bir absürd yabancılaşma taşıyan filmin finalindeki şelale sekansı, benim gözümde çok güçlü bir metafor. Karakolda polis memurunun "Evlat ediniyormuşsunuz, hayırlı olsun." diyerek çiftin gizlemeye çabaladığı o büyük sırrı tek hamlede yıkması çok trajikomikti. Bu sahne ile finaldeki şelaleye uzandığımızda; şelalenin o tepeden düşen suyu, arınmayı ya da hayatı değil, aksine giderek artan toplum baskısını o sağır edici mahalle baskısının gürültüsünü temsil etmekte.
Sonuç olarak ortada hayatları tatsız, sadece toplum normlarına göre yaşamak için maske takan ve o maskenin ardında boğulan insanların kusursuz bir fotoğrafı var.
1988 Akhisar doğumlu yönetmen ve senarist. Eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. İlk uzun metrajlı filmi Albüm (2016) ile Cannes Film Festivali’nde Yenilikçilik Ödülü’nü, Saraybosna Film Festivali'nde ise En İyi Film ödülünü alarak sinema dünyasına uluslararası düzeyde çok iddialı bir giriş yaptı.